- Türkiye Avrupa’nın en düşük asgari ücretli ülkelerinden biri
- Türkiye’de toplu sözleşmeden yararlanan işçilerin ücretleri asgari ücretin çok üzerinde
- Vergi ve kesinti yükü yıl içinde %21,6’dan %29,7’ye çıkmaktadır
- Emekli aylıkları asgari ücretin %16 altına düştü
DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) “İşçi Sınıfının Geçim Krizi” (Haziran 2026) başlığı altında yeni bir rapor yayımladı.
Türkiye’deki asgari ücret, vergi etkisi ve emeklilerin geçim koşullarını inceleyen raporda uluslararası karşılaştırmalarla işçi sınıfının yaşam koşullarının ne denli zorlaştığı açıklandı.
DİSK Yönetim Kurulu tarafından raporun sunuş bölümünde şu değerlendirmeye yer verildi:
“Türkiye’de işçi sınıfı 2026 yılında tarihsel bir geçim kriziyle yüz yüzedir. Bu kriz tesadüf değil, bilinçli olarak uygulanan ekonomi politikalarının kaçınılmaz sonucudur. Asgari ücretin açlık sınırının altına düşürülmesi, vergi yükünün ücretlilerin omuzlarına yıkılması ve emekli aylıklarının sefalet düzeyine indirilmesi; birbirinden bağımsız sorunlar değil, aynı sınıfsal tercih setinin birbirine bağlı halkalarıdır.”
Asgari ücretin toplumun çok geniş bir kesimini doğrudan ilgilendiren bir gösterge haline geldiğine dikkat çekilerek, Türkiye’nin giderek bir “asgari ücretliler ülkesi”ne dönüştüğü değerlendirmesi yapılmaktadır.
İşçilerin bir yandan düşük ücretlerle geçinmeye çalışırken öte yandan giderek ağırlaşan vergi yükü altında ezildiği vurgulanmaktadır.
Emekliliğin bir dinlenme ve güvence hakkı olmaktan çıktığı belirtilerek her üç emekliden ikisinin geçimini sağlayabilmek için yeniden çalışmak zorunda kaldığına dikkat çekilmektedir.
Raporda, yukarıdaki saptamalar ayrı ayrı başlıklar halinde incelenmekte ve sorunlara yönelik çözüm önerileri sunulmaktadır.
Burada en dikkat çeken konu, enflasyon ile ücret artışı arasında kurulan bağlara yönelik eleştirel yaklaşımdır. Raporda açık biçimde “ücret artışlarının enflasyonu artıracağı iddiası” gerçek dışı olarak nitelendirilmektedir.
Bilindiği üzere, enflasyonu düşürme adına yapılan kapitalist ekonomi politikalarının hemen hepsinde ücretlerin (emekliler dahil) baskılanması en yaygın kullanılan araçlardan biridir. Buna karşılık şirketlerin fiyat politikalarına yönelik serzenişten başka bir yaklaşım gözlenmemektedir.
Ücretlerin baskılanması, milli gelir dağılımını da etkilemektedir. Baskı arttıkça ücretlilerin milli gelirden aldığı pay düşmekte, sermayenin payı ise artmaktadır. Bu durum bir bakıma yukarıda belirtilen enflasyonu önleme politikalarının kime karşı ve kimden yana olduğunu da kanıtlayan bir gösterge haline gelmektedir.
Örneğin nispeten düşük enflasyonun olduğu 2002 ile 2020 arasındaki dönemde ücretlerin milli gelirden aldığı payda artışlar görülmektedir. Buna karşılık 2020 sonrasında hızla artan (dünya ortalamasının çok üzerinde) enflasyon ile birlikte ücretlerin milli gelirden aldığı pay da düşmüştür. Bir diğer ifadeyle enflasyon işçi sınıfının daha fazla sömürülmesine yol açmaktadır. Enflasyon ve enflasyon politikaları bir yönetim hatası değil, iktidarın bilinçli sınıfsal tercihidir. Aşağıdaki tablo bu durumu açık biçimde göstermektedir.

DİSK-AR raporu, asgari ücretin nasıl eridiğini farklı ölçüm yöntemleriyle ortaya koymakta; Avrupa ülkeleriyle yapılan karşılaştırmalar üzerinden de çok yaygın söylemin aksine asgari ücretin yüksek olmadığını göstermektedir.
Sendikalı olmak fark yaratıyor
Raporun çarpıcı yanlarından biri de, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin elde ettiği ücret avantajını görünür kılmasıdır.
TÜİK’in işgücü maliyeti istatistiklerinden elde edilen veriler üzerinden hesaplandığında toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin ortalama ücretlerinin kapsam dışındaki işçilerin ve asgari ücretin bir hayli üzerinde olduğu görülmektedir. DİSK-AR bu tabloyu görselleştirerek sendikalı olmanın avantajını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Raporun tam metni: İşçi Sınıfının Geçim Krizi
This post is also available in: Türkçe


