Ana Sayfa Haberler DİSK; Zalimin zulmüne direneceğiz

DİSK; Zalimin zulmüne direneceğiz

DİSK’in çağrısı üzerine Ankara’da ve bölgelerde protesto eylemleri düzenlendi. Bakanlık önünde oturma eylemi yapıldı.

Hükümetin uygulamaya çalıştığı “Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi” ve Meclis’ten geçirmeye çalıştığı “Toplu İş İlişkileri Kanunu”, güvencesizliğin, taşeronlaşmanın, esnek üretimin yaygınlaştırılmasını, kıdem tazminatının ortadan kaldırılmasını ve sendikal hakların daha da törpülenmesini beraberinde getiriyor.

Konfederasyonumuz DİSK, bu gelişmelere sessiz kalmayacağını, baskılara teslim olmayacağını,
meşru direnme hakkımızı kullanacağını ilan etti.

Bu nedenle de “ZALİMİN ZULMÜNE DİRENECEĞİZ!” sloganıyla başlatılan kampanya çerçevesinde düzenlenen eylemler devam etmektedir.

Kampanya çerçevesinde, 28 Eylül 2012 tarihinde DİSK Bölge Temsilciliklerinin bulunduğu illerde ve Ankara’da protesto eylemi gerçekleştirildi.

Ankara’daki eyleme, DİSK Yönetim Kurulu ve Başkanlar Kurulu üyelerinin yanısıra Konfederasyonumuza üye sendikaların belirlenen sayıdaki temsilcileri katıldı.

TRT Arı Stüdyoları önünde buluşan DİSK üyeleri, burada oluşturdukları kortejle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önüne kadar yürüyüş yaptı.

Yürüyüşün sonunda DİSK Genel Başkanı Erol Ekici tarafından bir basın açıklaması okunmuştur. Aşağıda tam metni sunulan basın açıklamasının ardından 1 saat süre ile Bakanlık önünde oturma eylemi başlatıldı.

CSGB-onunde-tiik-protesto-2 CSGB-onunde-tiik-protesto-3

 

DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin Bakanlık önünde yaptığı basın açıklaması;

Sevgili mücadele arkadaşlarım, değerli basın emekçileri,
Türkiye’deki toplu sözleşme düzeni ve sendikal özgürlükler alanını düzenleyen ‘Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı’ yeniden gündemde. Ve işçi sınıfı bir kez daha Çalışma Bakanlığı’nın önünde yine derdini anlatmaya çalışıyor.

Demokrasilerin ABC’si sayılan, çalışma hayatının kriterlerinden sayılan, Sağır Sultan’ın bile duyduğu çok basit temel hakları gözeten taleplerimizi AKP iktidarı bir türlü duymuyor. Hadi duymuyorlar da, peki gözleri de mi görmüyor işçilerin yaşadıkları sorunları?.. Diyelim ki işçilere emekçilere kulaklarını ve gözlerini kapatmışlar… Peki, altına imza attıkları ve her yıl Aplikasyon Komitesi’ne girmelerine neden olan ILO sözleşmelerini de mi görmüyorlar?..

Bu nasıl bir duyarsızlık, bu nasıl bir pişkinliktir ki, verilen sözler tutulmaz ve 12 Eylül yasalarını yeniden kutsayan yasa taslakları hazırlanır?

Değerli arkadaşlar lafın gelişi olarak “duymuyorlar, görmüyorlar” diyoruz ama, aslında bal gibi de duyuyorlar ve görüyorlar!.. Sermayeye karşı bütün algıları sonuna kadar açık ve bir dediklerini iki etmiyorlar… İşçi sınıfı karşısında ise adeta kör, sağır ve dilsiz rolünü oynuyorlar…

Yeminli işçi düşmanlığı yapanlar, işçi sınıfına gözlerini ve kulaklarını kapatanlar tarihinin en büyük saldırılarından birinin daha hazırlığı içindeler.

Bu saldırının iki ayağından biri, içinde sendika sözcüğü dahi geçmeyen ve sınıfsal çıkarları örtbas etmek üzere tasarlandığı anlaşılan “Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı”dır.

Emekçinin alınterine sahip çıkma hakkını ortadan kaldırmaya çalışan, işçileri patronların karşısında güçsüz ve örgütsüz kılan, onları güçsüz bırakmaya, boyun eğmeye mahkum etmek isteyen 12 Eylül ürünü baskıcı ve yasakçı 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu Sözleşme Grev Lokavt Kanunu, temelde hiçbir değişiklik olmadan sahte bir “yenilikçi” ambalajla sürdürülmeye çalışılıyor.
Üstelik daha önce 1970’lerde başarılamayan 15-16 Haziran büyük işçi direnişlerine yol açan ve konfederasyonumuz DİSK’in hedef alındığı politikalar yeniden istatistiksel oyunlarla gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Sendikal örgütlenme, toplu sözleşme, grev hakları ve özgürlüklerin çerçevesini çizen bu mevzuat ve hukuk çerçevesi, 1983 yılından beri işçilerin örgütlenmesini engelleyen ve giderek yoksullaşmasına yol açan bir işlev görmektedir.

Defalarca söyledik, nedenlerini hükümete de ILO’ya da açıkladık: Bu tasarının bugünkü şekliyle yasalaşması halinde 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından çıkarılan 2821 ve 2822 sayılı yasaların bir benzeri olmaktan asla kurtulamayacaktır. Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmeleri başta olmak üzere, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalara tamamen aykırıdır ve bu aykırılık doğrudan ILO tarafından da her yıl üst üste teyit edilerek belgelenmiştir. Tasarıya ilişkin getirilen öneriler, sunulan gerekçeler, hazırlanan taslaklar, başta ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri olmak üzere Avrupa Sosyal Şartı, BM Ekonomik, Sosyal Kültürel Haklar Sözleşmesi gibi birçok sözleşmeyle birlikte Anayasa’nın 90. Maddesine de aykırılıklar taşımaktadır.

Bu sözleşmelerde belirtilen hükümlere aykırı olarak yapılmış hiçbir düzenleme, özgürlükçü bir nitelik taşımayacak ve işçi sınıfının hak ve özgürlükleri konusunda hiçbir yarar sağlamayacaktır.

İşte bu yasa tasarısını yasalaştırmak isteyenlerin asıl niyetleri de, tarihin enbüyük saldırısının ikinci ayağını, yani “Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi”ni onaylatmaktır.

Çünkü ancak, gündemlerine aldıkları Toplu İş İlişkileri Yasası’yla sınıf ve kitle sendikacılığını, mücadeleci sendikacılığı tasfiye edip, arka bahçeleri olan yandaş ve güdümlü sendikacılığı palazlandırarak, işçi sınıfı açısından bir kölelik belgesi olan “Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi”ni sorunsuzca ve kolaylıkla uygulamaya koyabileceklerdir.

Bu belge, Kıdem Tazminatı’nı yok edecek, Özel İstihdam Büroları’yla işçileri kiralık hale getirecek, asgari ücreti daha da düşürecek ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıracak gelişmeleri “istihdam politikası” adıyla meşrulaştıracaktır.

Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi taslağı emeğin kazanılmış haklarına yönelik, yüzyılın en önemli saldırılarından biridir. Sermaye kesimlerinin bu alandaki beklentilerinin neredeyse tamamı bu belgede kendisine yer bulmaktadır. Amaçlanan şey, kayıt dışı sektörlerdeki kuralsızlığın, sömürünün ve güvencesizliğin, yasal çerçeveye kavuşturularak çalışma yaşamının bütününe yayılmasıdır.
İşte “Taşeron Cumhuriyeti”nde anlatılan “İleri Demokrasi” masalının gelip çarptığı ve yaldızlarının döküldüğü yer tam da burasıdır!..

Değerli arkadaşlar,
Evrensel sendikal hak ve özgürlükler; Örgütlenme Özgürlüğü, Toplu Sözleşme Hakkı ve Grev Hakkı olmak üzere üç temel unsur üzerinde yükselmektedir.

Bu üç temel unsur birbiriyle iç içe geçmekte ve birinin eksikliği diğerlerinin varlığını da ortadan kaldırmaktadır. Bu hak ve özgürlüklere uluslararası hukuk belgelerinde bütünlük içinde ve birbirinden koparılamaz biçimde yer verilmiştir.

Konfederasyonumuz DİSK yıllardır, kararlı bir şekilde, örgütlenme özgürlüğü, toplu sözleşme ve grev hakkına ilişkin hakların asgari düzeyini ILO sözleşmelerinin oluşturduğunu ve bunun Anayasa’nın da bir gereği olduğunu savunmuştur.

Bakanlar Kurulu tarafından TBMM’ye sevk edilen bu kanun tasarısı Türkiye’nin yaşadığı gelişmeleri ve değişim ihtiyacını gözardı ederek tüm yasak ve engelleri olduğu gibi koruyan bir anlayışla düzenlenmiştir. Dün 12 Eylül cuntası ile olduğu gibi, bugün de AKP iktidarı ve işverenlerle kol kola girerek varolan konumlarını korumak isteyen, 12 Eylül’den ders çıkarmayan konfederasyonların ve işveren örgütlerinin taleplerini karşılayacak şekilde hazırlandığı açık olan bu yasa tasarısı, hiçbir biçimde sendikal hak ve özgürlükleri geliştirecek bir içeriğe sahip değildir.

  • İşkolu, işletme ve işyeri barajlarını koruyan,
  • Yasaklarla dolu mevcut toplu sözleşme düzeninin korunmasında direnen,
  • Toplu sözleşme hakkını; tüm işçilerin kullanabileceği bir hak olarak tanımlamayan,
  • Yıllarca süren yetki uyuşmazlıklarına çözüm getirmeyen,
  • Genel grev, hak grevi dahil bütün grev engellerini ve yasaklarını, grev ertelemelerini ve zorunlu tahkimi koruyan,
  • Sendikalara ve toplu sözleşme düzenine devlet müdahelesini ve baskısını ortadan kaldırmayan,
  • Sendika üyeliğinin ve temsilciliğin güvencesini sağlamayan
  • bir yasayı onaylamamız veya onaylayanları artık işçi örgütü olarak görmemiz olanaklı değildir.

Değerli arkadaşlar,
Bunların bir yandan ekonomide serbestliği savunup, devlet müdahalesini en aza indirmeye çalıştıklarını söylerken çalışma yaşamında direkt 12 Eylül’cülerin mirasına sahip çıkarak belirleyici olmaları ikiyüzlülükten başka birşey değildir. Yaptıkları şey, kurtla kuzuyu yanyana koyup, “tarafsızım” demelerinden ibarettir.

İşçi sınıfının elini kolunu bağlayıp kurtlar sofrasına sunarken hangi tarafsızlıktan bahsediyorsunuz?.. Örgütlenme özgürlüğünden, barajların sıfırlanmasından, yasakların kaldırılmasından niye korkuyorsunuz? Yasakları niye iş cinayetlerine neden olan vahşi çalışma alanlarına koymuyorsunuz; niye işçinin, emekçinin hakkını gaspeden ve mevcut yasaları bile uygulamaktan kaçınan sermayeye yasak getirmiyorsunuz da, işçinin karşısına dikiyorsunuz bütün barajlarınızı?.. Niye?. Neden korkuyor, neden çekiniyorsunuz?..

Sevgili dostlar,
Bu kanun tasarısı, aynı zamanda, mücadele deneyimi ve geleneği ile güvencesiz çalışma koşullarına, işçi sınıfının kazanılmış haklarına kararlı bir şekilde sahip çıkan DİSK’e yönelik bir tehdit niteliğindedir.

DİSK’in yetkisiz kalacağından, kapanacağından bahsedildi. Hatta bazı işyerlerinde işverenler DİSK’in kapanacağı üzerine haberleri işyeri panolarına astı. DİSK kimsenin icazeti ile kurulmadı. Tüm yasaklara, barajlara rağmen mücadele ediyor. DİSK kapanacak diyenler işçi sınıfının örgütlenme tarihinden habersizler. Sendikal mücadele tarihi yasalarla değil yasaklara karşı mücadele ile inşa edilmiştir. Sendikaların yetkisi örgütlü gücüdür. DİSK kapanmaz, DİSK, yeniden faaliyete geçtiği 1992 yılında olduğu gibi işçi sınıfının bağrında mücadele eden işçilerle yeniden ve yeniden doğar.

Bir kez daha tekrar ediyorum: DİSK, ILO sözleşmelerine, Avrupa Sosyal Şartı’na ve emekçilerin ihtiyaçlarına uymayan bu kanun tasarısına karşı, siyasi iktidarı, Anayasa’nın 90. Maddesine uygun hareket etmeye, hükümet olarak yükümlülüklerini yerine getirmeye; diğer sendikal konfederasyonları da uluslararası sözleşmelerle belirlenmiş ve Anayasa ile güvence altına alınmış işçi haklarına saygı göstermeye ve 12 Eylül yasaklarına karşı çıkmaya davet ediyoruz.

Burdan bir kez daha, kendisini işçi sınıfının örgütü olarak görenleri uyarıyorum: İşçinin hak ve özgürlüklerini açıkça yok eden politikalara ve yasalara karşı kapalı kapılar ardında verdiğiniz sözler yarın karşınıza dikilecektir! Üyeniz olan binlerce işçinin ahı birgün yakanıza yapışacaktır. İşçi sınıfı sizi, atacağınız son adımdan dolayı ya affedecek ya da sonsuza kadar lanetleyecektir.

Çocuklarınıza onurlu bir gelecek bırakmak için, sınıflar mücadelesinde temiz bir sayfa açmak ve ait olduğunuz sınıfı seçmek için bu adımı atın…

Değerli dostlar, sevgili mücadele arkadaşlarım,

İtalyan diktatör Mussolini grevdeki işçilere şöyle seslenmişti: “Sizin özgürlüğe değil, ekmeğe ihtiyacınız var!”
İtalyan işçi sınıfın da Mussolini’ye şöyle yanıt verdi:

“Evet, işçi sınıfının ekmeğe çok ihtiyacı var ama karşılığında özgürlüğünü vereceği ekmeğe değil!”

Türkiye işçi sınıfı da aynı onuru taşıyarak özgürlüğü için mücadeleyi tercih ediyor.

Ve diyor ki:

“Ucuz” istihdamı hedefleyen “Ulusal İstihdam Stratejisi”ne, işçiyi köleleştiren “Özel İstihdam Büroları”na, kıdem tazminatının gaspedilmesine, Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı’na, sendikal grev yasaklarına, esnek çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya ve güvencesizliğe, sendikal hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına, işçilerin iş cinayetlerine kurban edilmesine karşı bütün gücümüzle zalimin zulmüne direnmekten vazgeçmeyeceğiz!..

Sevgili Mücadele Arkadaşlarım

Bu uğurda, yalnız da kalsanız, yılmadan, usanmadan verdiğiniz ve tarihe bir dipnot olarak düşecek bu mücadelenizden dolayı hepinizi kucaklıyor, mücadelemizde başarılar diliyorum.