Ana Sayfa Haberler DİSK darbelere, totaliter ve antidemokratik bütün yönetimlere karşıdır!…

DİSK darbelere, totaliter ve antidemokratik bütün yönetimlere karşıdır!…

DİSK Genel Başkanı Ekol EKİCİ’nin 28 Şubat vesilesiyle DİSK’e yöneltilen suçlamalara verdiği yanıt

29 Şubat 2012/25

DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin, 28 Şubat vesilesiyle DİSK’e yöneltilen suçlamalara verdiği yanıt:

DİSK DARBELERE, TOTALİTER VE ANTİDEMOKRATİK BÜTÜN YÖNETİMLERE KARŞIDIR!..
İŞÇİ SINIFININ GELECEĞİ EŞİTLİKÇİ VE ÖZGÜRLÜKÇÜ DEMOKRASİDEDİR!..

Bugünlerde DİSK, iktidar/yeni vesayet yanlısı çevrelerin özel çabaları ve saptırmalarıyla 28 Şubat süreciyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gerek darbeler, gerek olağanüstü yönetim biçimleri ve gerekse 28 Şubat sürecine ilişkin görüşlerimizi daha önce defalarca anlattık. İsteyen herkes bu bilgilere kolaylıkla ulaşabilir veya DİSK’ten isteyebilirler. Fakat bunu “bir türlü” anlamak istemeyenler, bariz algılama sorunu olanlar, siyasi iktidarın bahşettiği koltuklarından “bir bilen” pozisyonuna soyunanlar ya da bilemediğimiz yeni bir siyasi manevradan nemalanmak isteyenler konuyu yeniden ısıtıp ısıtıp gündeme taşımaktadırlar.

Bu nedenle, yaratılmak istenen kafa karışıklıklarına karşı toplumsal sorumluluğumuzdan dolayı bir kez daha görüşlerimizi özetleyelim.

Ülkemizdeki darbe geleneği, “üç beş generalin isteğiyle oluyor” şeklinde basite indirgenmeyecek, iç ve dış siyasal denge ve yönelimlerin, emperyalist müdahalelerin, profesyonel toplum mühendisliğinin sözkonusu olduğu bir niteliğe sahiptir. Soğuk Savaş döneminin darbe gelenekleriyle, tek kutuplu bir dünyanın küreselleşme sürecinde yaşanan darbelerin bir ve aynı olduğunu düşünmüyoruz. Dünya genelinde olduğu gibi, Türkiye’nin de özellikle 1990’lardan sonra (içteki sınıf yapısına göre) emperyalizmin yeni yönelimleri doğrultusunda şekillendirilirken dönemsel özellikler belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bu anlamda, küreselleşme olarak ifade edilen emperyalist yeni dünya düzenine entegrasyon çerçevesinde “yukarıdan” stratejik bir düzenlemeyi Türkiye’nin 28 Şubat’tan bugüne yaşadığını söyleyebiliriz.

Bu stratejik yönelimin 1990’lar sonrası köşe taşlarını iç politika açısından, devlet içinde önemli ölçüde güçlenen denetimsiz siyasal eğilimlerin güç kavgalarının disipline edilmesi; büyük sermaye ile siyasilerinin arasında gevşeyen temsil bağlarının sağlamlaştırılması ve egemen blok içindeki hegemonya boşluğunun doldurulması; rejim sınırları dışına kayan radikal siyasetlerin rejim için “kabul edilebilir” sınırlara çekilmesi; toplumun geniş kesimleri arasında doğan rejime yönelik meşruiyet bunalımının aşılarak yeni bir ideolojik harç üretilmesi ve sermayenin yeniden yapılanmasını hedefleyen bir siyasi ve ekonomik istikrar politikasının uygulanması olarak ifade edebiliriz.

Uluslararası planda ise Türkiye yeni dünya tablosu içinde emperyalizm açısından kendine biçilen role uygun adımları atmak için içteki yapısını yeniden düzenleme sancıları yaşıyordu.

Topluma “demokratikleşme” ve “çağdaşlaşma” olarak sunulan, sistemin (önceki geleneksel devlet yapısının) ekonomik, politik ve idari alanlarda başlattığı “bağırsak temizliği” operasyonlarında son derece önemli adımlar atıldı. Siyasette “uç”ların törpülenerek ana gövdelerinin merkeze çekilmeye çalışılmasının yanısıra; ücretli çalışanlar ve üreticilere yönelik acımasızca sürdürülen ekonomik istikrar politikaları, çıkarılan IMF yasaları egemen sınıflar açısından rejimin yeniden yapılandırılması noktasında önemli adımlar oldular.

Tarihte “28 Şubat Postmodern Darbesi” olarak yerini alan konjonktür, yukarıdaki gelişmelerin bir sonucudur. Bu siyasi sonuçtan sadece bugünkü iktidar sahiplerinin etkilendiğini söylemek, siyaseti devekuşu pozisyonunda okumaktan başka birşey değildir.

DİSK 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da, günümüzdeki baskıcı ve otoriter tutum takınanlar karşısında da hep sokaktaydı ve öyle olacak. 25 Mayıs 1997 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda “irtica ve darbe özlemleri karşısında demokratikleşme talebinin yükseltilmesi için” düzenlenmesine katkı sunduğumuz “NE REFAHYOL, NE HAZIROL” mitingi buna örnektir.

Hatta 1994 yılında bile DİSK, şeriatçıların ve darbe isteyenlerin ortalıkta dolaştığı bir dönemde demokrasiye sahip çıkmışt; 28 Şubat’ta İstanbul, Tünel’den Taksim’e kadar “Darbe Heveslilerine ve Şeriata Karşı Yaşasın Demokrasi” sloganıyla yürüyüş yapmıştır.

“27 Nisan E-muhtırası”na da ilk karşı çıkan ve “Tek yol demokrasi, tek çözüm, anti-demokratik yasalardan arındırılmış bir seçimdir!” başlığıyla açıklama yapan da DİSK’ti!.. DİSK, laik-anti laik çatışmasını körükleyen, darbeci veya totaliter arayışlara yönelen, darbe çığırtkanlığı yapan ve bunlara çanak tutan anlaşıylara prim ve ödün verilmemesi gerektiğini savundu ve söyledi. Bu yazılı belgelere veya tarihe not düşen eylemlere isteyen herkes rahatlıkla ulaşabilir.

Eski ve yeni egemenlerin “ikili iktidar” durumunda tutuştukları “bilek güreşi”nde zararlı çıkan yine emekçiler oldu. Darbe ve totaliter riskler karşısında işçi sınıfının çıkarı üçüncü bir seçenekte, yani, özgürlüklerin ve hakların güvence altında olduğu gerçek bir demokrasiden yanadır.

Bu nedenle şeriata da, darbelere de karşı olduğumuzu, emekçi sınıfın çıkarlarının asla bu seçenekler içerisinde aranamayacağını, darbelerden ve ırkçı gericilikten en çok işçi sınıfının zarar gördüğünü DİSK her fırsatta savunmuş, dile getirmiş ve bu anlayışlarla mücadele etmiştir. Bugün DİSK’i bir tarafta yaftalamak isteyenlerin amacı anlaşılan odur ki, bugün daha da şekillenen ve belirginleşen kendi otoriter ve baskıcı siyasi rejimlerine de karşı olmamızdır.

DİSK hiçbir zaman statükoyu, vesayeti ve darbeleri savunmadı. Celladımıza hiçbir zaman aşık olmadık, istesek de olamazdık. Çünkü statüko, vesayet ve darbeler ve hatta sivil görünümlü totaliter iktidarlar işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Statüko ve vesayet, işçi sınıfı için yaşamsal önemi olan demokrasinin, hak ve özgürlüklerin baskılanmasının araçlarıdır. Darbeler ise zaten öncelikle “bol gelen” elbiselerin daraltılması için, bizzat işçi sınıfının çıkarlarının yok edilmesi için yapılmaktadır.

Düşüncelerimizi hiçbir zaman gizleme ihtiyacı duymadan ve her zaman yüksek sesle haykırdık. Gözleri görmeyen, kulakları işitmeyenler yine bildiklerini okusunlar. Ama gören gözler, işiten kulaklar için bir kez daha söyleyelim: DİSK VESAYETE, DİSK DARBELERE, DİSK STATÜKOYA, DİSK IRKÇI GERİCİLİĞE, DİSK OTORİTER VE BASKICI REJİMLERE, DİSK ŞERİATA, DİSK KORKU İMPARATORLUKLARININ KURULMASINA KARŞIDIR!..

ŞİMDİ GELELİM, DİSK’İ DARBECİLİKLE SUÇLAYAN YENİ VESAYETÇİLERİN SİYASAL YÖNELİMLERİNE…

DİSK’i darbelere karşı olmamakla suçlayanların kendileri bu konuda bariz yalanlar söylemektedirler. Zira, uygulamalarına bakıldığında bu yalanları rahatlıkla görülecektir.

Bilindiği gibi, geleneksel devlet yapısıyla, AKP ve cemaat ittifakının oluşturduğu siyasi yönelim arasındaki “ikili iktidar” durumu ve “çatışmalar” Anayasa Referandumu ve 2011 Genel Seçimleriyle birlikte AKP lehine değişti.

AKP’nin “demokratikleşme” söylemleri, 12 Eylül düzeninin tümüyle değiştirilmesi, seçim barajlarının ve sisteminin demokratikleştirilmesi, siyasal parti yapılarının demokratik hale getirilmesi, gerçekten bağımsız bir yargının oluşturulması, evrensel hak ve özgürlüklere dayalı bir demokratik yapının yerleştirilmesi, başta örgütlenme özgürlüğü olmak üzere sendikal hakların ve toplu sözleşme hakkının eksiksiz olarak tanınması gibi bir bütünlük taşımadı.

Bu siyasal iktidarın gerçekten demokratik bir toplum yaratma ve onlarca yıldır sürdürülen baskıcı politikalardan arınma anlamına gelecek bir toplumsal dönüşüm programı kesinlikle olmadı.

Ergenekon soruşturması dahil tüm “temizlenme”, girişimleri siyasal iktidarın kısır hedefleri içine hapsedilmektedir. Bu anlamda, örneğin, 28 Şubat sürecinde darbe yapmaya yeltenenlerin cezalandırılması girişimleri siyasal iktidarın demokratik meşruluğu için gerekçe yapılırken, darbe yapmış eski cuntacı devlet başkanları Cumhurbaşkanı tarafından Köşk’te ağırlanabilmektedir.

Açık bir askeri muhtıraya 27 Nisan 2007 tarihinde imza atmış bulunan Genelkurmay Başkanı ve Başbakan’la sağlanan “Dolmabahçe mutabakatı” çerçevesinde, Başbakan ölene kadar aklanmış gibi durmaktadır. 28 Şubat’ın başta gelen sorumluları hakkında hiçbir koğuşturma ya da soruşturma açılmış değildir.

12 Eylül Cuntası, 1 Mayıs 1977 katliamı, Kahramanmaraş katliamı, Sivas olayları, Çorum olayları, Uğur Mumcu cinayeti, Musa Anter’in öldürülmesi, Kemal Türkler’in katledilmesi ve benzer nitelikteki belki yüzlerce karanlık olay tarihin bilinmezleri içinde tutulmaya çalışılmaktadır. Bir çok kirli ilişkinin açığa çıkmasını sağlayabilecek Susurluk olayının üstü örtülmüştür. Dolayısıyla siyasal iktidarın “bağırsak temizleme operasyonu” diye nitelendirdiği gelişmeleri örnek göstererek, görünüşte sahip çıktığı “demokratik değişim” söyleminin sahteliği açıkça ortadadır.

Bizzat 28 Şubat’ın sonuçlarından biri olarak kurulan ve varlığını bu postmodern darbeye borçlu olan AKP, kendi erkini oluşturduktan sonra bir başka darbeyi “kutsamaktan” başka ne yapmıştır?

  • AKP darbelere karşı değildir, AKP kendisine karşı yapılan darbelere karşıdır. Bunun en somut göstergesi 12 Eylül Faşist Darbesine karşı tutumudur. AKP siyaseti varlığını 12 Eylül’e borçludur ve bu nedenle de 12 Eylül Anayasasını koruyarak sürdürdüğü gibi, 12 Eylül’ün bütün kurum ve kuruluşlarını korumaktadır.
  • AKP 12 Eylül’ün en önemli kurumlarından YÖK’e, RTÜK’e, HSYK’ya, DGM’ye (Bugünkü adı ÖYM) karşı değildir; bütün bu kurumları AKP’lileştirerek ayakta tutmaktadır.
  • AKP 12 Eylül’ün yasalarına da karşı değildir. Çünkü başta Sendikalar Yasası olmak üzere, Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları gibi bütün antidemokratik yasaları revize ederek olduğu gibi korumaktadır.
  • AKP vesayete de karşı değildir. Çünkü bugün bizzat kendisi toplum üzerinde vesayet rejimi kurmuştur. Üniversitelerden medyaya, yargıdan emniyete kadar bütün alanlarda vesayet oluşturmuş; muhalefet hareketlerinin üzerinden 12 Eylül anlayışıyla bir silindir gibi geçmiştir ve geçmektedir.

Hak ve özgürlükleri sadece kendisi için istemektedir. Kendi anlayışı dışındaki herşey cezalandırılacak bir tehdittir AKP için.

12 Eylül’ün bütün darbeci sonuçlarını ayakta tutarak hatta bizzat koruyarak nasıl darbeciliğe karşı olunabilir ki?

Geleneksel devlet yapısını “demokratikleştirdiği” demagojisiyle hareket alanını genişleten, devlet ve toplum üzerinde tam bir tahakküm kurma yönelimi içinde olan AKP, sivil toplumu ve devleti “Ilımlı İslam” siyaseti çerçevesinde kuşatırken, sistemin yeniden organizasyonu sürecinde kendi medyasını, polisini, yargısını yaratarak herkesi dinleyen ve izleyen büyük bir gözaltı düzeni, kendisine biat eden bir toplum oluşturmak istemektedir. Kurbağa haşlama siyasetiyle, takiyyelerle, ağır ağır, yavaş yavaş karanlığın korku imparatorluğu kuruluyor…

Telefon dinlemeleri, insanların fişlenmesi, komplo hazırlıkları, bilgisayarlara gönderilen gizli dosyalar, sokakta yakalanan dinleme araçları, video kasetleri, daha yazımı bitmemiş, yayınlanmamış kitaplara yapılan yasaklamalar, delillerin karartılması veya değiştirilmesi, medyanın susturulması ve tek elde toplanması girişimleri… Türkiye, “tek parti” ve “tek lider” sultası altında bir felakete doğru sürükleniyor. Baskı, korku, tedirginlik, endişe ve güvensizlik had safhada. “Ne oluyoruz”, “nereye gidiyoruz”, “daha neler olacak” kaygıları günlük hayatımızın önemli sorularından oldu..

Bunlar demokratik ülkelerde, hukuk devletlerinde karşılaşılan sorunlar mıdır? Bunlar olağan şeyler midir?

Bu gidişatın adı, bir partinin gittikçe devletleşmesi, otoriter bir yönetim anlayışının yaşamın bütün alanlarında egemen kılınması, bütün kurumların yeniden dizayn edilmesi, muhalefetin, basının, demokratik örgütlenmelerin bastırılarak baskıcı bir yönetimin, bir korku toplumunun oluşturulmasıdır.

DİSK 12 Eylül’e, 28 Şubat’a, 27 Nisan Muhtırası’na karşı olduğu gibi, “Korku İmparatorluğu” kurulmasına da karşıdır ve bu konuda meşru, demokratik mücadelesini vermekten geri kalmayacaktır.

DİSK her zaman emekten yana, demokrasiden yana olmuş ve siyasete de bu doğrultuda müdahale etmiştir. DİSK, bundan sonra da bu anlayışını aktif olarak sürdürecektir. Toplumsal muhalefetle siyasal muhalefetin bütünleşmesi için üzerine düşeni yerine getirecektir.