- 31 Mart 2026 tarihinde toplanan Başkanlar Kurulu gündemi değerlendirdi
- Başkanlar Kurulu 1 Mayıs hedefini açıkladı; Ekmek, Barış ve Adalet için 1 Mayıs
- Başkanlar Kurulu’nun değerlendirme ve kararları açıklandı
Dünyada emperyalist kapitalist sistem, kendi yarattığı krizleri aşmak için diktatörlüklere ve savaşlara mahkûm olduğunu her gün yeniden gösteriyor. Son yıllarda büyük güçler arasındaki egemenlik mücadelesi bir tür örtük dünya savaşına dönüşüyor. Bugün ABD emperyalizminin hukuksuz ve ahlaksız saldırganlığının, “üçüncü dünya savaşı” endişelerinin, küresel düzeyde olağanüstü bozulan gelir dağılımının, artan açlığın, yoksulluğun, işsizliğin ve örgütsüzlüğün damgasını vurduğu bir ortamda yaşıyoruz.
“ABD’yi yeniden büyük ABD” yapma iddiası, tüm dünyayı kan gölüne çevirmeyi göze almış bir gözü dönmüşlükle hayata geçirilmeye çalışılıyor. ABD Başkanı, bu politikanın önde gelen temsilcisi gibi görünse de bu hukuk tanımaz saldırganlığın bir kişinin kişisel ihtiraslarıyla açıklanamayacak derin ve sınıfsal bir içeriği olduğunu biliyoruz.
Emperyalist saldırganlık adil bölüşüm yerine acımasız sömürüyü, refah yerine açlığı, uygarlık yerine sefaleti, demokrasi yerine hukuk tanımaz antidemokratik rejimleri ve liderleri beraberinde getiriyor. Milyonlarca insanın yaşamı, evlerinin, işlerinin yıkımı ve yaşadıkları yerlerden göç edip güvencesiz işçi olarak dünya emek piyasasına sürülmeleri pahasına, belki de tam da bunun için dünyamız ve özellikle de bölgemiz, silah şirketlerinin kitle kıyımı ve ekonomik yıkım deneylerine sahne oluyor.
Gerek Birleşmiş Milletler’in gelenek ve kurallarını, gerekse ulusal devletlerin bağımsızlığını hiçe sayan ABD, devletlerin meşruiyetlerini ürettikleri hiçbir hukuk düzenini tanımıyor. Böylece, hukukun olmadığı bir devletin gayrimeşru bir çeteye dönüşeceği gerçeğini kanıtlayan ve bunu evrensel bir model olarak sunan güçlü bir örnek oluyor. Dolayısıyla bugün ABD emperyalizmi ve İsrail başta olmak üzere tüm suç ortaklarına karşı mücadele, insanlığın geleceğine sahip çıkmak, işçi sınıfının evrensel hak ve özgürlüklerini savunmak anlamına geliyor.
Bölgemizde ABD emperyalizmi ile İsrail siyonizminin estirdiği savaş rüzgarları, başta hedef alınan ülkeler olmak dünya işçi sınıfını olumsuz etkiliyor. Petrol fiyatlarındaki devasa artış başta enflasyon şampiyonu ülkemiz olmak üzere tüm dünyada enflasyonu artırıyor, alım gücümüzü düşürüyor. Ve bugün hepimiz farkındayız. Daha fazla enflasyon bizler için daha fazla yoksulluk, daha fazla geçim zorluğu ve daha az demokrasi anlamına geliyor.
Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, Türkiye ekonomisinin kronik sorunlarının yönetilmesini de zorlaştırıyor. OVP’de yıllık 65 dolar olarak öngörülen brent petrolün varil fiyatının 100 doların üzerine çıkması borç çevrimini zorlaştıracak cari açığı artıracak ve kamu yatırımlarını geriletecek bir faktör olarak endişeleri artırıyor.
Öte yandan sıcak savaş nedeniyle kısmen gündemde arka sıralara gerileyen ticaret savaşları, hem belirli sektörlerde çok hızlı gerilemelere hem de küresel tedarik zincirlerine entegre yerlerde gerçek ücretlerde düşüşe neden olmaya devam ediyor.
Kısacası emperyalist kapitalist sistem, işçi sınıfına ve genel olarak insanlığa olumlu hiçbir şey vaat etmiyor. Tarihin bu anında işçi sınıfının insanca yaşamak için, insanca çalışmak için mevcut politik düzlemi değiştirmesi gerekiyor. Tarihin bu anında işçi sınıfının bir adım öne çıkması, tarihi değiştirmesi, düzeni değiştirmesi gerekiyor.
Ülkemizde de işçi sınıfının örgütlü ve politik bir özne olarak tarih sahnesine çıkışına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Türkiye örgütlü gücüyle işçi sınıfına ihtiyaç duyuyor. Gelirde, vergide, ülkede artan adaletsizliğin; yargının siyasallaşarak demokrasinin ve Cumhuriyet’in tüm kazanımlarının ortadan kaldırılmasının; ülkemizin ekonomide, siyasette, yargıda yaşanan sıkışmışlıktan kurtularak nefes almasının yolu koşulu işçi sınıfının dönüştürücü bir politik özne olarak meydana çıkmasıdır. Türkiye’nin sıkışmışlıkları sınıfsaldır; bu nedenle kurtuluşu da sınıf mücadelesi ile mümkündür.
Uyguladığı ekonomi politikalarıyla toplumsal desteğini yitiren ve sınıfsal tercihleri nedeniyle bu desteği yeniden kazanması pek de mümkün görünmeyen iktidar, varlığını baskıya ve zora dayanan uygulamalarla sürdürmeye çalışıyor. Bunun için demokrasinin son kırıntılarını hedef almaktan ve anayasal düzeni de yok saymaktan vazgeçmiyor. Siyasallaşmış yargı ile “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine meydan okuyor. Kısacası sistem sorunlara çözüm bulmakta çaresiz kalmaya başladıkça kaçınılmaz olarak yönetmek için zor ve güç kullanımını arttıran yol ve yöntemlere başvurmaya başlanıyor. Ülkemizde özellikle, 2013’ten sonra siyasal rejimin daha baskıcı ve antidemokratik bir nitelik kazanmasının asıl nedeni, “yönetememe krizidir”.
“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adı verilen yapının oluşturulması ile yargının, yürütmenin ve yasamanın birbirini denetleyen özellikleri yok edilerek yönetememe krizi aşılmaya çalışılmış; böylece yurttaşların nefes almasını sağlayan ortam zehirlenmiştir. Bu yolla, ülkemizde aslında gerçek anlamda var olmayan yargı bağımsızlığı tümüyle ortadan kaldırılmış ve en nihayetinde yargı, muhalefeti sindirmeye yönelik bir araca dönüştürülmüştür. Ancak tüm bu uygulamalar yönetememe krizinin aşılmasını sağlamamakta, aksine bu krizi derinleştirmektedir. Ve düzen kendi kendini onaramamaktadır. Düzenin yapabildiği tek şey itirazları bastırmak, engellemek, ertelemektir.
Halkın büyük oranda işçileştiği ve ücretlilerin yarısından fazlasının asgari ücret civarında ücretlerle geçinmeye mahkûm edildiği bu ülkede işverenler ve iktidar hakkını arayıp sormayan, verilenle yetinen, dünyanın en çok çalışan, sağlığını ve yaşamını kaybetme pahasına çalışan, patronundan çok vergi veren ve kendine dayatılan korkunç çalışma ve yaşam koşullarına şükreden işçiler istiyorlar.
Yaşamak için çalışmak zorunda kalan, çalışacak iş bulamazsa pazar artıklarına mahkûm olarak ölümü bekleyen, emekli aylıklarının iki gün erken yatmasına şükreden emekliler istiyorlar.
Bu ülkeye dair hayaller kurmayan, memleketi terk edip kurtuluşu yurtdışında aramak dışında hiçbir hedefi kalmayan gençler istiyorlar.
Bakım emeğinin üzerine yıkılmasıyla, eve hapsolarak güvencesiz işlerde çalışmayı sineye çeken, her türlü adaletsizliğe, eşitsizliğe ve şiddete sessizce boyun eğen kadınlar istiyorlar.
Bir avuç rantçıya kentleri ve doğayı teslim edecek kayyum belediyeler istiyorlar.
Onları bu hedeflerinden uzaklaştıracak herkesi ama herkesi; gazetecileri, sanatçıları, siyasetçileri, sendikacıları, gençleri, kadınları hapse atarak topluma bu deli gömleğini giydirmeye çalışıyorlar.
Kısacası verilenle yetinmemizi ve hiçbir şeye itiraz etmememizi istiyorlar. Ama toplumun çok farklı kesimlerinde itirazlar birikti ama büyük orandan işçileşmiş bir ülkede tüm itirazları birleştirecek, işçi sınıfının örgütlü ve güçlü itirazına ihtiyaç duyuluyor.
İtirazların güçlenmesi ve bu düzeni değiştirmesi için örgütlenmek şarttır. DİSK kuruluşundan itibaren işçi sınıfının itirazıdır. Çarkları zengini daha zengin, yoksulu daha yoksulu yapacak şekilde dönen bir düzende, yüzde 1’lik kesim bu ülkenin servetinin yüzde 35’ine sahip oluyorken, adaletsizlik her gün yeniden üretiliyorken bu itirazları örgütlemek boynumuzun borcudur.
Örgütlenmeliyiz çünkü enflasyon ve adaletsiz vergi düzeni gelir dağılımını bozarak canımızı yakmaya devam ediyor; yılın sadece ilk iki ayında sadece sigortalı işçilerin toplam 268,7 milyar lirası enflasyon ve vergiler yoluyla bizlerden alındı; sermayeye ve iktidara aktarıldı.
Örgütlenmeliyiz çünkü iflas etmiş bir devlet görüntüsüyle kaynak bulabilmek için harçlar, vergiler, trafik cezaları, elektrik, doğalgaz faturaları hızla yükselmeye başladı.
Örgütlenmeliyiz çünkü AKP öncesi dönemde ortalama yüzde 8 civarında seyreden dar tanımlı işsizlik oranı AKP’li yıllarda ortalama yüzde 11 oldu; çalışabilir 66,4 milyon kişinin yalnızca 22,6 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı işlerde istihdam edilmekte.
Örgütlenmeliyiz çünkü teknoloji ve dijitalleşme; daha az ve daha iyi koşullarda çalışmamızı sağlamak için değil esnek çalışmayı kalıcılaştırmak, güvencesizliği “yeni istihdam modeli” olarak pazarlamak, iş denetimini ve işyerinde baskıyı artırmak, işçi ile işveren arasındaki güç dengesini daha da bozmak için kullanılmakta.
Örgütlenmeliyiz çünkü kamunun bakım yükünü kadınların omuzlarından almaması nedeniyle, kadınlar çalışamamakta, çalışsa dahi daha esnek, daha güvencesiz işlere, daha düşük ücretlere mahkûm edilmekte.
Örgütlenmeliyiz çünkü biz örgütlenmedikçe adaletsizlikler artmakta. Hepimiz asgari yaşama, asgari ücrete mahkûm kalalım diye, Türkiye yıllardır sendikal haklarda dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında yer almakta; grevler yasaklanmakta; özel sektörde sendikal haklardan yararlanan işçi sayısı yüzde 4’lerde tutularak; işçi sınıfı asgaride eşitlenmekte.
Örgütlenmeliyiz çünkü işçi sınıfı sadece çalışırken değil emeklilikte de asgaride eşitlenmekte; Ocak 2019’da ortalama emekli aylığı, en düşük aylıktan yüzde 109 daha fazla iken bugün ortalama aylık en düşük aylığı sadece yüzde 18 aşabilmekte.
Ancak bu adaletsiz düzen kaderimiz değildir. Bu düzeni değiştirmenin yolu bellidir: İŞÇİLER BİRLEŞİR; BU DÜZEN DEĞİŞİR. Bu gerçeği işçi sınıfının geniş kesimlerine pozitif bir dille anlatmak temel görevimizdir ve 1 Mayıs süreci bu çabalarımızı artırdığımız bir süreç olarak örgütlenmelidir.
“Ne ücret alacağınıza, hangi koşullarda çalışacağınıza biz karar veririz” diyenler;
tezgâh başındaki, plazalardaki, inşaatlardaki, madenlerdeki, hastanelerdeki, belediyelerdeki, atölyelerdeki, fabrikalardaki işçilerden güçlü değildir.
“Ne giyeceğinize, kaç çocuk doğuracağınıza biz karar veririz” diyenler; her gün yaşamı yeniden üreten kadınlardan güçlü değildir.
“Ne öğreneceğinize, nasıl yaşayacağınıza biz karar veririz” diyenler; barikatları aşarak meydanları dolduran gençlerden güçlü değildir.
Demokrasiyi ve Cumhuriyet’i hedef alanlar, “Kimi seçeceğinize, kimi seçemeyeceğinize bile biz karar veririz” diyenler halktan güçlü değildir.
Ama bu gücün realize olması, toplumsal, siyasi gerçek bir güç haline gelmesinin koşulu da örgütlenmektir. Bu açıdan 1 Mayıs süreci sadece 1 Mayıs 2026 Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü örgütleme süreci olarak değil, işçi sınıfını örgütleme süreci olarak değerlendirilecektir.
Nerede olursak olalım, hangi işkolunda olursak olalım, yakamızın rengi ne olursa olsun, hangi partiden olursak olalım, örgütlü olduğumuzda, sendikalı olduğunuzda aslında ne kadar büyük bir güç olabileceğimizi ve bu güç ile gerçekleşecek ekonomik, demokratik ve politik dönüşümlerin hayatımızı nasıl değiştireceğini anlatacağımız bir süreci örgütlemek, başta 1 Mayıs olmak üzere önümüzdeki dönemin temel görevidir.
Bu tespitlerden hareketle Başkanlar Kurulumuz aşağıdaki konularda görüş birliğine varmıştır:
- Antiemperyalist mücadeleyi var oluşunun temel dayanaklarından birisi olarak tanımlayan DİSK, bugün de ABD emperyalizminin küresel çapta gündeme getirdiği yayılmacılığa ve paylaşım savaşlarına karşı barışı, emeğin haklarını, demokratik toplum düzenini ve insanca yaşama koşullarını savunmayı kararlılıkla sürdürecek; emperyalist yayılmacılığa karşı mücadele için, dünyada barış için işçi hareketlerinin geliştirilmesi amacıyla tüm ülkelerdeki sendikalar ve emek güçleriyle dayanışmayı güçlendirmeye devam edecektir.
- Emperyalizmin savaş örgütü NATO’nun 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştireceği zirveye karşı sesimizi yükseltmek, demokratik tepkilerimizi ortaya koymak amacıyla tüm emek, demokrasi ve barış güçleriyle beraber ortak bir mücadele için çaba harcanacaktır.
- Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31 Zirvesi’ne Konfederasyonumuz, üst örgütümüz Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu-ITUC ile birlikte etkili bir şekilde müdahil olacaktır.
- DİSK sadece dünyada değil ülkemizde de barışı savunmuştur ve savunacaktır. Savunulması gereken yurtta barış, dünyada barıştır. Türkiye’de Kürt sorunu yıllarca şiddet ile çözülmeye çalışılmış, bu nedenle toplum bu sorun üzerinden ayrıştırılmış, başta işçi sınıfı olmak üzere halkımız bu sorun üzerinden bölünüp parçalanmış ve bu bir yönetim biçimine dönüştürülmüştür. Bugün gündemde olan sürecin Türkiye’ye barış, özgürlük, demokrasi getirmesi için açık ve katılımcı bir yöntemle sürdürülüp, başarıya ulaşması işçi sınıfı açısından da önemli bir kazanım olacaktır. DİSK hem yurtta ve dünyada barışı savunacak, ama yetmez barışı inşa etmeyi hedefleyecektir.
- Başkanlar Kurulumuz, iş cinayetlerinin önlenmesi, sorumluların ve ihmali olan kamu görevlilerinin yargılanması, etkin denetim ve yaptırımların hayata geçirilmesi için ısrarlı mücadelesini sürdürecektir.
- Ülkemiz ciddi bir siyasallaşmış yargı sorunu ile karşı karşıyadır. Sendikal haklar ayaklar altına alınırken hak savunuculuğu, gazetecilik ve sendikacılık suç olarak gösterilmektedir. Başkanlar Kurulumuz tutuklu gazeteciler belediye başkanları, sendikacılar ve hak savunucuları ile dayanışma içinde olacaktır. Antidemokratik uygulamaların bir örneği olarak DİSK üyesi Limter-İş Sendikası’nın Genel Başkanı İleri Devrim Yurtsever, önceki dönem Genel Başkanları Kanber Saygılı ve Aydın Kılıçdere, Genel Sekreteri Beycan Taşkıran, önceki dönem Genel Sekreteri Hakkı Demiral ve Genel Yönetim Kurulu Üyesi Kenan Hesas tutuklanmıştır. Başkanlar Kurulumuz bir kez daha sendikacılığın suç olmadığını ifade ederek, başkanlarımızın serbest bırakılması çağrısını yineler; ülke çapında ve uluslararası dayanışmayı büyütmek için bu çağrıyı içeren bir imza kampanyasının başlatılacağını ilan eder.
- Bugün bir ortalama ücret haline getirilen asgari ücret yüksek enflasyon nedeniyle daha yılın ikinci ayında 2.232 TL’sini kaybetmiştir. Şubat 2026 itibarıyla net asgari ücret açlık sınırının 4.477,5 TL gerisinde kalmıştır ve yoksulluk sınırını aşmak için bir eve dört asgari ücret girmesi gerekmektedir. Bu koşullar altında DİSK Başkanlar Kurulu Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu acilen toplanmaya ve asgari ücreti güncellemeye çağırmaktadır.
- DİSK Başkanlar Kurulu örgütlenme çalışmalarımız kapsamında, her DİSK’linin bir örgütlenme neferi olması için Bölge Temsilciler Kurulu toplantılarının devam etmesi üzerine görüş birliğine varmıştır.
- 2026 1 Mayıs’ını örgütlenme seferberliğinin önemli bir eşiği ve toplumda biriken itirazların meydana çıkması için bir olanak olarak değerlendiren DİSK Başkanlar Kurulu, 1 Mayıs 2025 Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü güçlü, birleşik, coşkulu ve kitlesel bir biçimde kutlamak için çalışmaların başlatılmasına karar vermiştir.
- Türkiye’nin dört bir yanında olabildiğince yaygınlaştırılan 1 Mayıs kürsülerinden örgütlenme çağrısını yükseltme kararlılığında olan DİSK Başkanlar Kurulu, Türkiye’de 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı ile özdeşleştiğini, bu nedenle İstanbul 1 Mayıs’ında 1 Mayıs meydanında buluşmamızın, haklı, meşru ve hukuki olduğunu hatırlatır ve bu konudaki hukuksuz yasağın son bulması için mücadelenin sürecini ilan eder.
Kaynak: disk.org.tr
This post is also available in: Türkçe


