Türkiye’de grev hakkı var mı? Grev kırıcılığı yasal mı?

Grev, işçilerin tarihte uzun mücadeleler sonucu elde ettikleri evrensel bir haktır. Emekçileri ilgilendiren konularda işçilerin üretimden gelen güçlerini gösterdikleri ve ekonomik, sosyal ve demokratik hak ve özgürlükleri geliştirmek için başvurdukları etkili bir araçtır. Grev, işçilerin sınıf bilincini geliştiren, örgütlenmenin önemini açığa çıkartan ve birliğin, dayanışmanın deneyimlendiği bir mücadeledir.

Her bir grevin haklılığı haksızlığı veya başarısı tartışılabilir. Ancak genel anlamıyla grevler bir ülkede demokrasi bilincinin ve gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Bu, en çok grev yapılan ülkenin en demokratik ülke olduğu anlamında değildir. Grev hakkının güvencede olması, örgütlü gücünün bilincinde olan emekçilerin ülkenin siyasi ve ekonomik yaşamına güvenle müdahil olmasını beraberinde getirir. Bu anlaşmama durumunda grevle eylemde gücünü göstermek de olabilir veya greve gitme olasılığı ile masada talepleri savunma şeklinde de olabilir. Ancak grev hakkı sayesinde politik sürece müdahale ederek emekçilerin kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibi olmasını ve katılımcılığını güçlendirir. Bu da doğal olarak demokratik sistemi pekiştirir.

 

Grev hakkı otoriter rejimlerde gasp edilir

Bu sebepledir ki demokratik olmayan, otoriter rejimlerde emekçilerin grev hakkı gasp edilir. Grev yapmak suç olarak kabul görülür. Göstermelik olarak grev hakkı tanınsa da uygulanmaması için her türlü yöntem denenir. Ancak grev yasal olsa da olmasa da çalışanların olduğu her yerde gündemdedir. Emekçiler kendilerine dayatılan yaşamı reddetmek için en demokratik ve barışçıl tepkisini birlikte çalışmayarak gösterir. Bu nedenledir ki otoriter rejimlerde grev kırma resmi devlet politikasıdır. Demokratik ülkelerde en hafif tabiriyle ayıp olan ve emekçiler nezdinde lanetlenen grev kırma sermayenin veya devletin emekçileri susturma, bastırma amacıyla hareket etmesi ve gerek yasalar ve kolluk kuvvetleriyle gerekse de çalışanları birbirlerine kırdırma ve bölme amaçlı çabalarıyla hayat bulur. Grev ne kadar evrensel bir haksa grev kırmak da o derecede bir suçtur.

Türkiye Anayasasının 54. Maddesinde grev hakkı tanınırken, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 58. Maddesi grev hakkını tanımlamakta ve 68. Maddesi grev kırmayı yasaklamaktadır.

Peki, ülkemizde grev hakkı var mıdır? Yasalarda yazılı olanlar ne olursa olsun AKP iktidarının icraatlarına bakıldığında net olarak görülmektedir ki ülkemizde grev hakkı tanınmamakta, hatta otoriter, baskıcı rejimlerde dahi gizli kapaklı yapılan grev kırıcılığı açıkça gerçekleşmektedir. Başbakanından Çalışma Bakanına AKP iktidarı greve çıkan işçilerin dert ve taleplerini dinlemek yerine bastırmak için elinden geleni yapmaktadır. Bakınız Çaykur, THY, Darphane grevleri…

 

Sendikalar lüks, grevler tehdit

İşçilerin sendikalaşmasını dahi lüks ve gereksiz gören bir iktidardan başka bir tutum beklemek de mümkün değil zaten. “İşin var ya şükret” anlayışını geliştiren, emekçileri binlerce lira kredilerle borçlu hale getiren, işsizliğin bir tehdit olarak kullanılmasını sağlayan, kıdem tazminatının kaldırılmasından taşeron çalışmanın yaygınlaştırılmasına, bölgesel asgari ücretten esnek çalışma biçimlerine kadar milyonlarca emekçiyi güvencesiz şartlarda çalıştıracak yasaları gündemine alan, kendisine yakın sermaye örgütlerinin sözünden çıkmayan ve halihazırda düşük ücretle uzun saatler çalışan milyonların sömürüsü üzerinden büyümeyi hedefleyen bir ekonomi politikası takip eden hükümet açısından sendika karşıtlığının grev kırıcılığına dönüşmesi şaşırtıcı değildir.

AKP dönemi süresince ülkemizde işçilerin en az grev yaptığı bir 10 yıllık dönemden geçmemize karşın bu yılın başından bu yana tekstilde, metalde ve birçok işkolunda on binlerce emekçinin greve çıktığına tanık olmaktayız. Emekçiler kendilerine dayatılan yoksulluğu reddetmekte ve büyümeden pay talep etmektedir. Ancak her grev kararı iktidarın sert müdahaleleriyle karşılaşmaktadır.

Rize’de Çaykur’da Tek Gıda İş Sendikası’nın grevi bizzat hükümetin müdahalesiyle 22 Nisan’da daha ilk gününden kırılmıştır. Çaykur’da yazları iki ay çalışan 7.200 geçici işçi 1 ay öncesinde işe çağrılmış ve 12 ayın yalnızca 4 ayında çalışan geçici işçilerin işbaşı yapmasıyla Çaykur grevi ilk gününden kırılmıştır. 7.200 işçiye 1 ay fazla maaş vermek için devletin kasasını kullananlar (20 milyon TL) vergi topladıkları emekçilerin ve Rize ekonomisine can veren Çaykur işçilerinin temel taleplerini yok saymaktadır.

THY’nin başına yetenekleri ve birikimleri ile değil de iktidara yakınlıkları ile atanan ve devletin bu güzide kurumunu gerici bir bakış açısı ile kendi çiftlikleri gibi yöneten yöneticiler işi gücü bırakarak yıllardır Hava İş Sendikasıyla uğraşmaktadır. Bir geceyarısı operasyonu ile korsan taksilerle ilgili bir kanuna sıkıştırılan havacılık işkolunda grev yasağını haklı şekilde protesto eden THY çalışanlarından 305’ini işten atan ancak tüm mahkemeleri kaybeden THY yönetimi kamuoyu baskısı sonucu geri alınan grev hakkını 15 Mayıs’tan itibaren kullanan sendikayı etkisiz kılmak için yoğun bir medya sansürü de sağlamış ve greve çıkan işçinin yerine işçi alarak ve diğer şirketlerden işçi kiralayarak suç işlemiştir. Bu durum yerel mahkemece tespit edilmiş ancak iyice siyasallaşan yargı sebebiyle son dönemde skandal kararlara imza atan Yargıtay usulden bozmuş, süreci uzatmıştır, dava devam etmektedir. THY yönetimi çalışanlarını temsil eden bağımsız bir sendikaya tahammül etmemekte ve sadece çalışanlarının değil yolcuların can güvenliğini tehlikeye atabilecek uygulamalar yapmaktadır.

Darphane’de Basın İş Sendikasının grevi de devletin kendi yasalarına rağmen grev kırıcılığı yaptığını gösterdi. Grevi kırmak ve sigara-alkol bandrolü ile pasaport, ehliyet gibi belgeleri başka matbaalarda bastırabilmek için Maliye Bakanlığı Resmi Gazetede özel bir tebliğ yayınlamıştır. Grevdeki çalışanlar dinlense işçilerin talepleri (yıllık toplam 2.5 milyon TL) grev süresince devletin zararından (yaklaşık 20 milyon TL) çok daha az. Üç örnekte de görüleceği üzere devlet bizzat grevi kırmak için özel olarak hazırlanmakta ve tüm gücünü çalışanların üzerinde denemektedir.

 

AKP, Thatcher ve Amerikan grev kırıcılığıyla yarışıyor

Demir Lady lakaplı Thatcher 1980’li yıllarda başta maden işçilerin grevi olmak üzere sendikaların grev ve mücadelelerine polis ve orduyla saldırması veya ABD’de 1890-1935 arasında bir sektör haline gelen grev kırıcılığı anlaşılan AKP’ye ilham vermektedir.

ABD’de bahsi geçen yıllarda greve çıkan işçilere yalnızca polis ve ordu ile müdahale edilmemekte, aynı zamanda grev kırıcılığı bir meslek halini almakta, grev kırıcılarından mafyatik gruplar oluşturulmakta ve 1892 Homestad, 1894 Pullmen ve 1903 Colorado Emek Savaşları örneklerinde olduğu gibi grev kırıcılığı grevci işçilerin katliamlarına dahi neden olmaktadır. Bu dönem Grevkırıcısı Kralı olarak bilinen Jack Whitehead ile James Farley ve Bergoff Kardeşler oluşturdukları silahlı grev kırıcısı birlikler ile işçi mücadelelerini dağıtmak için suç şebekeleri oluşturmuşlar ve bu sayede oldukça zenginleşmişler ancak emek tarihine isimlerini lanetlenerek yazdırmışlardır.

Ekonomik kriz tehlikesinin belirginleştiği günümüzde işçileri köle, sendikaları lüks, grevleri tehdit olarak gören AKP de grevlere yönelik İngiliz ve Amerikan öncüllerinin izinden yürümektedir.

 

Grev hakkını savunmak demokrasiyi savunmaktır

Sendika hakkını reddeden ve yalnızca yandaş sendikalara yaşam hakkı tanıyan AKP iktidarı grev kırıcılığında İngiliz Başbakanı Thatcher’ı çoktan geçti. THY grevinde olduğu gibi Maliye Bakanı Mehmet Şimşek grev karşısında “THY yönetimi yalnız değildir” derken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım greve katılmayanları tebrik etmekte ve suç alenen övülmektedir. Greve çıkan işçiler hiçbir sebep yokken binlerce polisin kuşatması altında grevlerini ilan edebilmektedir. Bu nedenle ülkemizde grev hakkını savunmak ve grev kırıcılığına karşı çıkmak demokrasiyi savunmak anlamına gelmektedir.